Şubat 24, 2012

"BEN" olabilmek..

ama ben yıkıcıyım ama
ama kendini bilmez değilim
yaşamak istiyorum sadece
kendi savaşlarım uğrunda 
ben sadece ben sadece ben olmak istiyorum
ışık hızı ile geçen zamanı
yaşamak belki de çok zor
korkuyorum ben geçmişten 
korkuyorum gelecekten
ben sadece ben sadece ben olmak istiyorum


Bir insanın kendisi olabilmesi..
Bir insanın kendisi olabilmek için savaşmasının gerekmesi..

Tuhaf geliyor aslında bir insanın kendisi olmaya çalışması, üstüne bir de bunun için savaşması.. Yani kendin olabilmek bu kadar basitken nasıl oluyor da bu derece zorlanıyoruz bireysel isteklerimizi hayata geçirmekte? Akla uygun görünmese de çevresel etkiler yüzünden birçok isteğimizi ya erteliyoruz ya da asla yapmıyoruz. Neden peki? Ya annemiz, babamız, kardeşimiz, amcamız, babaannemiz, iş arkadaşlarımız, okul arkadaşlarımız, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa'mız ne der diye durduruyoruz kendimizi ya da harekete geçiyoruz ancak bu kişilerin bizzat müdahalesi ile durduruluyoruz.
Hayatımızdaki insanları bu derece müdahil yapan nedir?
Neden kişisel alanlarımızda taciz ediliyoruz?
Neden bana yaklaşma sınırını belirlediğim insan haddini bilmeksizin ve benim müsadem olmaksızın daha da fazla yaklaşmaya çalışıyor?
Neden, neden, neden ha neden?

* Gökyüzümün ne renk olacağını en iyi resim öğetmenim bilir. Mesela benim gökyüzüm yeşil olamaz, mavidir ya hani gerçekte, ben yeşil bir gökyüzü hayal edemem. Edersem, cısssss!

* - Anne, ben beyaz etek istiyorum.
   - Aaaa kızım, çabuk kirlenir o.

* Odamın duvarlarına astığım posterlerime karışır birileri mutlaka. Tuhaf müzikler de dinliyorum zaten kedi kesebilirim.

* - Baba, ben sinemaya gideceğim arkadaşlarımla.
   - Televizyonda izle filmi ne yapacaksın sinemayı?

* Google "Çocuk nasıl yapılır?" yazdım ---> "Doktor Bey/Hanım söyleyin ne olur oğlum/kızım sapık mı olacak?"

*  Hangi bölümü, hangi üniversitede okuyacağımı en iyi annem babam bilir. Mezun olunca hangi sınavlara girip nerede çalışacağımı da..
    Bana en uygun kızı annem ve varsa kız kardeşlerim bilir. Evlenirsem karımın bana neler pişirmesi gerektiğini de..

Size de biraz fazla etki altında hayatlar yaşıyormuşuz gibi gelmiyor mu? Tabi ki insanların görüşlerine değer vermemiz ve kulak asmamız gerekir belli ölçülerde. Ancak bu görüşler zaman zaman hayatlarımızın kanunu haline geliyor ve bizleri içinden çıkamayacağımız durumlara sokuyor. Hareket etmek isterken, hareket edemiyoruz. Çünkü birilerinin her zaman diyeceği bir şeyler oluyor ve sanırım birileri her zaman en doğrusunu biliyor. Oysa "BEN" olabilmek, "BİREY" olabilme ve toplumda kendin olabilme anlamında büyük önem taşıyor ve çok da kıymetli. Bana çelişkili gelen şey, doğa çeşitlilik için uğraşırken doğanın bir parçası olan insanın, çeşitliliğe, farklılığa neden karşı çıktığı; onu kendine benzetmeye çalıştığı.. Buna anlam vermek beni zorluyor..

Toplumda bir şeyler bir akım haline geliyor ve insanlar bu akımların bir parçası olmaya çalışıyor. Buraya kadar söyleyeceğim bir şey yok. Eğer birisi, bunu kendi için doğru buluyorsa yapmalı da zaten. Ben bunun dayatma - örneğin anne-baba tarafından çocuğa doktor olma konusunun dayatılması gibi - olması durumunda zararlı olduğunu düşünüyorum. Hem de ne zarar!

Her farklılığı yargılıyoruz.. Yadırgayabiliriz ama sanki yargılayamayız ne dersiniz?

İnsanlar ben olabildikçe birey olmaya başlayacaklar bence. Ve bence bu sağlam bireyler, bu kendi olabilen bireyler bulundukları toplumları ve insanlığı ileriye götürecekler. Birey olmak, kendi kişisel alanını bilmek yanında, karşısındaki kişinin de kişisel alanına saygı duyma ve sınırı geçmeme yetkinliğini kazandıracaktır insanlara. Bu da doğal yollarla uygarlaşmaya ulaştıracaktır bizleri..

Kişisel alan ihlallerinin yapılmadığı güzel günlere.. :)



Şubat 23, 2012

Kito(Gito) Yaylası

İnternette dolaşırken keşfettiğim bir yer Koçira..

http://www.kocira.com/ 

Çok uzun zaman geçti üzerinden.. Oralarda okudum, bitirdim, döndüm, işe başladım,.. Gerçekleştiremediğim bir hayal olarak kaldı benim için Koçira ve Kito(Gito) Yaylası.. Koçira'da konaklayanların yorumlarını okudukça içiniz ısınıyor. Doğasının güzelliği su götürmez bir gerçekken, insanlarının güzelliği de sarıyor sanki sizi.. İçimde, elime geçen ilk fırsatı değerlendirip, kendimi yeşile ve gökyüzüne bırakma heyecanını duyabiliyorum.

Kito(Gito) el değmemiş bir Karadeniz şiiri gibi benim için..
Mis gibi..
Mutluluk gibi..
Sırtüstü uzanıp hayal etmek gibi..

Karmate - Hasta Oldum Derdune


Volkan Konak - Hey Gidi  Karadeniz


Oynayin uşaklar oynayin gayri
Horonu ibadet sayacak Tanrı

Fuat Saka - Askaros Deresi



Fuat Saka - Potpori


Şubat 22, 2012

20Soru "gamzeliyüz"

Fotoğraf: Çağlar Sarı

1. En sevdiğiniz kelime nedir?
- Merhaba
2. Nefret ettiğiniz kelime nedir?
- Hoşçakal
3. Ne sizi heyecanlandırır?
- Beklediğim bir şeyin yaklaşması...
4. Heyecanınızı ne öldürür?
- Beklediğim bir şeyin gerçekleşmemesi..
5. En sevdiğiniz ses nedir?
- Obua
6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
- Metalin bir başka metale sürtünmesi
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
- Memuriyet
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
- Düşünce okuma

20Soru "superman"



1. En sevdiğiniz kelime nedir?
 - Abesle iştigal
 2. Nefret ettiğiniz kelime nedir?
 - Hoşnutsuz, çok garip :S
 3. Ne sizi heyecanlandırır?
 - Gızlar 8)
 4. Heyecanınızı ne öldürür?
 - "Ok" diye cevap almak.
 5. En sevdiğiniz ses nedir?
 - Kuş sesi.
6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
 - Patlak egzoz sesi.

Şubat 20, 2012

Arabesk Günler - 1 / Orhan Gencebay

Kelimelerle anlatılamaz bir adam olduğunu düşündüğüm biri Orhan Gencebay.. Sözlerini bir kenara bırakıp sadece müziğine kulak kesilmek bile yapılanların ne kadar sıkı olunduğunun farkını hissettirebilir sanırım..

"Orhan Gencebay, arabesk müzik olarak adlandırılan, fakat kendisinin bu terimi "yanlıştır ve eksiktir" gerekçesiyle reddedip Serbest Türk müziği, özgür Türk müziği, serbest çalışmalar ve Gencebay müziği gibi kavramlarla adlandırdığı, 1960'larda yayılan Türk müziği tarzının yaratıcı ve öncülerindendir. Gencebay, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Sanatçısıdır." Alıntı: http://tr.wikipedia.org/wiki/Orhan_Gencebay

Daha fazlası için;

http://www.orhangencebay.com.tr/

Tabi Orhan Baba dinlemeden geçmemek lazım.. Birkaç başyapıt:
"Hor Görme Garibi"


Orhan Gencebay'a bayılırım lâkin :) bu şarkıyı Işın Karaca ve ekibi de nefis yapmış..

 
"Hatasız Kul Olmaz"
 Müziğe dikkat..

Bir Teselli Ver


40 Kural - 5


- Beşinci Kural:

Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır.
Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını.
"Aman sakın kendini" diye tembihler.
Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: " Bırak kendini, ko gitsin! "
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer.
Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!


Elif Şafak/AŞK





Şubat 19, 2012

Rüzgârgülü


Dün akşam, dört yaşındaki kuzenlerimle ne yapsak diye düşünürken rüzgârgülü yapmaya karar verdik. İlk denememizdi ve tamamen uydurmaydı. Mühendislik harikası sayılmasalar da iyi iş çıkardık sanırım. İkizlerin keyfiyse görülmeye değerdi doğrusu..

Yaşasın "çocuk aklı"! :)

Çocuk aklı, sanırım hayatımıza dahil edebileceğimiz en faydalı şeylerden biri. O kadar yalın düşünebiliyorlar ki.. Bu sayede en zor sorulara, en basit yanıtları rahatlıkla bulabiliyorlar. Onları dinlemek gerektiğine inanıyorum.. Ve bazen keşke diyorum kendi kendime, keşke büyüdükçe "çocuk aklı"mızı kaybetmesek.. 
Cevaplarımız korkusuzca çıksa ağzımızdan hata yapma ihtimalimizden korkmadan.. 
Ağlama özgürlüğümüz olsa saklanmadan..
Ufacık şeylerden kocaman mutlu olabilsek..

Ve bunun gibi bir sürü keşke..

20Soru "çatlakesmer"


Bir geldi güzel geldi "çatlakesmer"..

1. En sevdiğiniz kelime nedir?
 - Tatlım
2. Nefret ettiğiniz kelime nedir?
 - Bakarız
3. Ne sizi heyecanlandırır?
 - Sevgiliyle buluşmadan önceki 1 saat
4. Heyecanınızı ne öldürür?
 - Sevgilinin duyarsızlığı
 5. En sevdiğiniz ses nedir?
 - Bebek kahkahası
6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
 - Yüksek sesli televizyon gürültüsü
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
 - Veteriner

8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
  - Zamanda oynama yapabilmek isterdim
9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
 - Kendim olamayacaksam var olmayayım.
10. Nerede yaşamak isterdiniz?
 - Gökova
11. En önemli kusurunuz nedir?
 - Sabırsızlık
12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz nedir?
  - Yüksek sesle konuşmam :)
13. Kahramanınız kim?
 - Kendim :)
14. En çok kullandığınız küfür nedir?
 - Bok
15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
 - Dengesiz
16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
 - Yaşa!
17. Mutluluk rüyanız nedir?
 - Gökova'da mutfağımda mis kokan pastalarımı yaparken beni izleyen kocam ve pastamın kremasıyla babasını kovalayan yavrum :)
 18. Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?
 - Bir arada yalnız olmak.
19. Nasıl ölmek isterdiniz?
 - Uyurken
20. Öldüğünüzde Tanrı'nın kapıda size ne söylemesini isterdiniz?
 -  Yeter orayı karıştırdığın gel biraz buraya :)

Alıntı: Sorular Taraf Gazetesi'nin "20Soru" köşesinden alınmıştır. 


20Soru "yeşilelma"



1. En sevdiğiniz kelime nedir?
 - Hayat
 2. Nefret ettiğiniz kelime nedir?
 - Faşizm
 3. Ne sizi heyecanlandırır?
 - Doğa olayları
 4. Heyecanınızı ne öldürür?
 - Badi denen şey (kızların giydiği)
 5. En sevdiğiniz ses nedir?
 - Çağlayan sesi

 6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
 - Çocuk ağlaması
 7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
 - Satış
 8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
 - İnsanların hislerini okuma
 9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
 - Nazım Hikmet
10. Nerede yaşamak isterdiniz?
 - Yeni Zelanda
 11. En önemli kusurunuz nedir?
 - Cesaretsizlik
 12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz nedir?
  - Ayıp şeyler :)
 13. Kahramanınız kim?
 - Nazım Hikmet
 14. En çok kullandığınız küfür nedir?
 - Siktir
 15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
 - Küçük dağları ben yarattım
 16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
  - Sahte hayatlardan uzak dur
 17. Mutluluk rüyanız nedir?
 - Hiçbir din ve milliyetin olmadığı, herkesin aynı dili konuştuğu bir dünya
 18. Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?
 - Sevgisizlik
 19. Nasıl ölmek isterdiniz?
 - Mutlu bir zamanımda, çok geç kalmadan, çok yaşlanmadan, öyle bir gece uyuyup uyanamayarak.
 20. Öldüğünüzde Tanrı'nın kapıda size ne söylemesini isterdiniz?
 - N'aber ortak?

Alıntı: Sorular Taraf Gazetesi'nin "20Soru" köşesinden alınmıştır. 



Şubat 17, 2012

"Nefret Suçları Yasası İstiyorum!"

Toplumumuzda bu zamana kadar yaşananları düşününce çok geç kalınmış bir adımın temelini oluşturabilecek bir oluşum "Nefret Suçları Yasası İstiyorum!". Bir gün gözünün üzerinde kaşın var deyip benden nefret edebilecek ve  bir insanlık suçu işleyebilecek kişilere karşı ben de bu yasanın oluşturulmasını istiyorum.. Ve sanırım bu zamana kadar katledilmiş insanlarımıza bakınca her birimiz, bir birey olarak bu konuda duyarlı davranmalı ve yaşam hakkımız ve de bireysel özgürlüklerimiz için bu oluşumu desteklemeliyiz.

İmza Metni

Ayrıntılı Bilgi:

Tel: +90-212-292 34 39
Faks: +90-212-292 45 50
E-posta: platform@nefretme.org 

Şubat 13, 2012

Değişim üzerine..


Son zamanlarda ortaya çıkması durumunda insanların nasıl tepki verdikleri üzerine dikkat ettiğim bir konu var: "Değişim". Bu konuda sıkça şu sözleri duyar oldum: "Eskiden böyle düşünmezdin.", "Dönek o ya!", "Bu konu hakkında geçmişte ne düşündüğünü iyi biliyorum ben!",.. Bunlar gibi bir sürüsü karşıma çıkıyor ve çıkacak da sanırım. Değişime ya da değişene direnç, ülkemiz insanlarına has bir sorun mu diye düşünür oldum... Belki de öyledir bilemiyorum..

Birkaç soru var aklımda:

- Bir insan aynı konu üzerinde dünden bugüne farklı bir düşünce geliştiremez mi? Ya da geliştirmemeli midir?
     Tabi ki geliştirebilir! Bunu yapmaması için bir sebep ya da dayatma yok, olmamalıdır da belki de. İnsanların düşüncelerini, üzerine etkiyen şartlar belirler ve bu şartlar değiştikçe bireyin düşüncelerinin değişmesi kaçınılmazdır. Olağandır yani değişim.

- Düşünceleri değişen bir insan dönek midir?(Bu özellikle siyasi düşünceleri zaman içinde farklılaşan insanlara vurulan bir yaftadır.)
     Hayat akar ve bizler, o akarken değişiriz. Bu yüzden bu yafta yakışıksız bir ifadedir bana göre. Buna karşılık belki de Bertrand Russell konuşmalı: " I would never die for my beliefs because I might be wrong." (Düşüncelerim/inançlarım için ölemem çünkü yanılıyor olabilirim.)

- Değişim korkulacak bir şey midir ya da zararlı?
      Değildir aslında ama bilinmez olduğu için tedirgin edici olabilir. Elimizde var olan, bildiğimiz bir şeyler vardır ve onlar hayatımızın sıradanlarıdır. Aşina olduğumuz şeyler oldukları için ve onlarda olabilecek değişiklikler bizi bilinmezliğe itebileceğinden korkarız belki de.    

- Neden değişmeyelim ki?
     Değişiklik iyi gelir.. Bence yani (=


Değişim karşısında insanların tepkileri inanılmaz olabiliyor zaman zaman.. Bir sorun varsa ortada ve o bence, "değişmeden, sabit kalmak" olmalıyken okların değişime döndürülmesi oldukça tuhaf bir durum. Değişim bir anlamda gelişim olarak da görülebilir. Ama bu, her değişimin gelişim olarak karşımıza çıkacağı anlamına gelmez. Sade bir mantıkla düşünürsek değişim, beraberinde esnemeyi getirir, yani şartlara uyum sağlamayı getirir; aynen doğa gibi. Ne olur doğada basitçe sıcaklık değişimleri ile; çiçekler açar, kuşlar gelir, meyveler görülür; çiçekler yok olur, kuşlar gider, yapraklar dökülür,.. Doğa değişirken esnemese, yani hava soğuduğunda kuşlar gitmese mesela, ya da ağaçlar çiçeklerini, yapraklarını bırakmasa sonuç ne olurdu acaba? Değişime dirense doğa da kendini esneteceğine, uyum sağlayacağına nasıl bir yaşama alanımız olurdu? Sanırım bu iki ucundan çekilen ipe benzetilebilir. Bir ipi sonsuza kadar iki ucundan çekemezsiniz, kopar. Kopmamasını istiyorsanız, gevşeteceksiniz.. Yani zarar görmemek için değişeceksiniz. Doğa da zarar görmemek için değişiyor, yeni yönler belirliyor. Kırılıp, yok olmak istemiyorsanız, esnekleşeceksiniz demek oluyor bu. Taşın bir cama vurmasıyla bir plastiğe vurması arasında farklar vardır. Darbe anında cam parçalara ayrılırken, plastik daha yumuşak ve esnek olduğu için ya zarar almaz ya da çok az zarar alır. O yüzden belki de hayatta yumuşak olmayı seçmek, zarar görmeyi azaltıcı yönde etkir insanlara.

Derler ya cevap bulamadığında doğaya bak, o nasıl yapıyor gözlemle diye.. Bakıyorum doğaya değişiyor dört mevsim, değişiyor geceden sabaha, değişiyor günden güne.. Doğa, önümüze değişimi, gözümüze soka soka getirirken, değişime karşı bu tepkimiz neden diye sormadan edemiyor insan.. Biri bana söylese ya değişim doğal bir süreçken, değişimle, değişenlerle derdimiz nedir? Neden hayatımızda olanların değişmeye hakları yoktur? Ya da onları neden yargılarız değiştikleri için?

Var mı cevabı olan?


Şubat 05, 2012

20Soru "kızılkıyamet"

Taraf gazetesinde "20Soru" isimli bir köşe vardır. Son zamanlarda takip etmedim gerçi, hala vardır umarım. Bu köşenin fikir babası Marcel Proust ve bu fikri geliştiren Bernard Pivot ile James Lipton'muş. İyi ki oluşturmuşlar diyor ve teşekkür ediyorum.

Kendi kendime sordum, kendi kendime cevapladım..

1. En sevdiğiniz kelime nedir?
- Şefkat
2. Nefret ettiğiniz kelime nedir?
- Rica bildirmeyen her kelime.
3. Ne sizi heyecanlandırır?
- Fesleğen kokusu.
4. Heyecanınızı ne öldürür?
- Beklemek, bekletilmek.
5. En sevdiğiniz ses nedir?
- Cıvıldaşan çocuk sesi.
6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
- Emir veren herhangi bir ses.
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
- Kazandığımı harcayabilmek için zamanımın olmadığı bir mesleği.
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
- Hepsinden vardır her insanda, doğallar ne de olsa. Sahip olmak değil de, teker teker keşfedebilmek isterdim hepsini.
9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
- Bir inek.
10. Nerede yaşamak isterdiniz?
- İnsan olduğumu farkedenlerin arasında.
11. En önemli kusurunuz nedir?
- Karşımdakini kendim gibi bilmek, güvenmek istemek.
12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz nedir?
- Çok acıktığımda deliler gibi yemek. Yeme anı harika, sonrası ızdırap.
13. Kahramanınız kim?
- Şartlara göre değişen kahramanlarım var.
14. En çok kullandığınız küfür nedir?
- Küfür etmem genelde, söyleyeceksem içimden söylerim. Ama en bana yakışanı "BOK!"tur.
15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
- Hüzünlü, şefkate ihtiyacı olan bir ruh hali.
16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
- Dinle, anlamaya çalış, oku, hisset.
17. Mutluluk rüyanız nedir?
- Bahçesinde fesleğenler ve naneler olan bir evde huzur, keyif, neşe, eğlence, şaka, sohbet.
18. Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?
- Benden kaynaklanmayan bir şey yüzünden çaresiz kalmak ve hareket edememek.
19. Nasıl ölmek isterdiniz?
- Elden ayaktan düşmeden.
20. Öldüğünüzde Tanrı'nın kapıda size ne söylemesini isterdiniz?
- Sadece anlamanı istemiştim, sen de anladın.

Alıntı: Sorular Taraf Gazetesi'nin "20Soru" köşesinden alınmıştır.


Şubat 04, 2012

Kadınlara Hiciv - Kısım 1


Bilen bilir ya kadın-erkek ilişkilerinde erkeklerin tarafını tutarım genelde ve lüzumsuz feminizmden nefret ederim. Anlaşılmak için ifade etmek, anlayabilmek için dinlemek gerektiğini düşünürüm ve bunu hayatıma yaymaya çalışırım. Pek çok kadının aksine ima etmeyi, lafı dolambaçlı şekillerde söylemeyi kadınlığın bir öğesi saymam. Anlaşılmamak üzerine bir hayat kurulur mu yahu?! Bu kadına gizem mi katıyor da kadınlar buna yöneliyorlar? Hiç sanmam!! Bunun kadına kattığı "çekilmezlik" oluyor bana kalırsa. Hatta büyük harflerle ve heceleyerek "ÇE-KİL-MEZ-LİK".

Bana göre doğa ve aynı zamanda içerisinde bulunulan toplum kadına ver erkeğe roller biçer. Kadın ve erkek bu rolleri benimsediği sürece sorun çıkmaması gerekir. Toplumumuzda kadınlar, maddi güçlerini kazandıkça erkekleşmeyi seçiyorlar sanki. En azından benim gözlemlediklerim bu yönde. Erkekleştikçe yalnızlaşan kadınlar görüyorum. Ve erkek olamadıkça saldırganlaşan erkekler.. Can Dündar'ın bir söyleşisinde okumuş hak da vermiştim, net cümlelerle ifade edemeyebilirim ama soru bunun gibi bir şeydi: "Bir erkek ne zaman erkek olduğunu hisseder?" Can Dündar'ın cevabı ise şöyleydi: "Kadın ona hissettirdiği zaman." Aslında yaşadığımız toplumdaki sancılı ilişkileri azıcık irdelemeyi, gözlemlemeyi başarabilirsek bu sonuca kolayca ulaşabiliriz. Burada amacım "Kadınsız bir hiçsiniz erkekler, hahayt!!" demek değil kesinlikle. Burada, kadının rolünün önemini, kıymetini anlatmaya çalışıyorum. Çünkü bence, erkek bireyin toplumdaki yerini kadının tavrı ve tutumu çok büyük bir oranda etkiliyor. Kadın nasıl bir tavır sergiliyorsa erkek ona göre davranıyor çoğunlukla. Bunun üzerine özellikle düşündüm ve geçmişimi sorguladım. Tecrübem bu söylediğimi doğrular yöndeydi. Şöyle ki; lisede erkek arkadaşlarımızın yoğun olduğu bir ortamdaydık ve erkekler yanımızda konuşmalarına, hareketlerine dikkat etmek için bir neden görmezdi. Biz de sorun çıkarmazdık sorun çıkarılacak bir durum oluşmadıkça. Tabi o dönemde bunu bilerek mi yapıyorduk yoksa yaşın getirdiği, kendini ortama kabul ettirmeye çalışmaktan mı ileri geliyordu bilemiyorum. Neyse, gel zaman git zaman üniversite sıralarında oturmaya başladık. Bir baktım ki erkekler hâlâ aynı. Bir sorun vardı sanki. Bir arkadaşım vardı hiç unutmam, mütemadiyen kafama vurmaya çalışıyor. En haz etmediğim şeydir belki de.. "Hooop, dur bakalım ne yapıyorsun?!" diye çıkışınca da afallayan birini gördüm karşımda. "Bu yaptığından hoşlanmıyorum, yapma bunu." deyince daha da bir afallama. Yahu bana vurmaya çalışıyorsun sebepsizce ve karşı çıkınca da şapşallaşıyorsun! Benim bu tavrım karşısında ne yapsa beğenirsiniz?! Belki de aylarca benimle konuşmadı :) Ama orada ben çok büyük bir şey anladım: İNSANLARIN SINIRLARA İHTİYAÇLARI VARDIR, SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK ZARAR VEREBİLİR. Tabi tek anladığım bu değildi. Bir de şunu anladım: Bir erkeğin sana olan tavrı, seninle ilgilidir(haddini aşmaya meyilli, münasebetsizleri bunun dışında tutuyorum bu arada). Sonra bu gözlemimi genele yaymaya ve denemeye başladım. Gördüm ki, kadın olduğunu, daha doğrusu ondan farklı cinsiyette olduğunu basit bir şekilde gösterdiğinde erkek ona göre tavır alıyor. Bu hayat tecrübesi, gezip görmüşlüğü az erkeklerde dahi aynı şekilde işliyor. O yüzden kadın, kadın gibi; erkek de erkek gibi davranmalı bana göre. Pek tabi birbirimizin işlerini yapabilecek varlıklarız. Benim anlatmak istediğim cinsiyetin özünü kavramak, onun yüklediği şekilde davranmakla ilgili. Doğanın bize kodladığı gibi yaşamaktan bahsediyorum, basit bir şekilde. Ve sanırım hayatlarımızın zorluğundan pek şikayetçi biz insanlar bunu görebilirsek bir "Oh!" diyeceğiz.

Erkeklerin tavrının oluşmasında kadınların büyük rolü olduğunu söylemiştim yukarıda. Bu anlamda erkek annelerine çok büyük görevler düşüyor. Ne yazık ki, toplumumuz erkek anneleri, kıymetli oğullarını genellikle el üstünde büyütüp; gak deyince su, guk deyince yemek vererek yetiştirdiği için bu tavır ileride, hayatlarında, hem kadın-erkek hem toplumsal hem de iş hayatlarında sağlıksız hallere sebep oluyor. Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama aynı annelerin yetiştirdiği kızlar daha cesur, daha iş hâlledebilir ve daha özgüvenli oluyor. Tabi aynı şekilde yetiştirilen kız çocukları da yok değil hayatımızda. Mesele çocuğun birey olmasını sağlayacak ortamı oluşturmakla ilgili. Kız ya da erkek farketmiyor aslında, anne çok büyük bir etken. Ben burada erkekleri irdelediğim için onlardan bahsediyorum. Bu arada konu anlamak, anlamamaktan buraya nasıl geldi çözemedim : / :)


Konumuza geri dönersek, erkekler genelde kadınların bir şey anlatmaya çalışırken dolambaçlı yolları tercih edip kendilerinin hiçbir şey anlayamadıklarından ve kaçınılmaz olarak trip çektiklerinden dertlenirler. Haklılar da aslında.. Kesinlikle haklılar.. Çünkü ben de bazen hemcinslerimin bu halleriyle rastlaşıyorum ve devrelerim yanıyor :) Şaka şaka, ben %90 anlayabiliyorum ama hakikaten anlayamadığım ve de anlam veremediğim zamanlar oluyor. Çaresiz soruyorum, çözebilmek adına. Yalnız vurgulamadan geçemeyeceğim; burada anlaşılmak isteyenin, anlaşılmamak için gösterdiği başarı takdire şayandır. Tapıyorum size kızlarrrrr!!! (= Velhasıl, anlaşılmak için bir şeyler söylemiş kadını anlayamayan erkeğin sonu, ne olduğunu anlayamayıp surat çekmek oluyor. Olay böyle gelişince, erkekleri haklı buluyorum ben. Anlaşılmak istiyorsan açık açık konuş be kadın! :) Su istiyorsan, "Susadım." deme mesela; "Su getirir misin?" de..

Pekiii, bu durumdan bıkan erkekler neden açık bir şekilde ifade edilen bir şeyi de anlamazlar? Biri de bunu bana açıklasa ya! Yani sorum şu: "Neden net olarak ifade edilmiş bir ihtiyacı da anlamıyor ve karşılamaya çalışmıyorsunuz? Neden duymuyorsunuz? Sağır mısınız, yoksa mış gibi mi yapıyorsunuz?" Bu ihtiyacı karşılamak istemiyor da olabilirsiniz pek tabi. İstemediğinizi dile getirmeye ne dersiniz? Burada kadınlar gibi siz de ima etmek yerine doğrudan söylemeye ne dersiniz? Çok mu zor ki?

Devam edecek..

Şubat 02, 2012

"Hayallerimiz ne kadar büyükse, hayal kırıklıklarımızın çıkardığı gürültü de o denli ağır mı olur?"

Bu yazımın başlığı arkadaşıma ait. O böyle bir cümle kurunca, ben de böyle karşılık vermiştim: "Aslında olmaması gerekir. Kırıklıkla karşılaştığımız zamandaki algılarımızla ilişkili olmalı bu. Zor bir dönemde karşımıza çıkan bir şeyse, elbette gürültüsü çok olacaktır.."

Belki de hayallerimizden doğan beklentilerimiz karşılanmadığı için kırıklıklar yaşıyoruzdur diye düşünüyorum bazen, bir arkadaşımın her zaman vurguladığı bir şeyi düşünerek. Haklı olabilir mi ki? Hayaller beklentileri doğuruyor ona göre ve bunlar gerçekleşmeyince üzüntü kaçınılmaz oluyor. Gerçekleşmesi imkansız hayaller kurulmamalı ve beklentiler içerisine girilmemeli diyor hayatta. Peki, hayat hayal kurmaksızın sürdürülebilir mi acaba diye bir soru düşüveriyor insanın aklına. Ya da hayaller bu kadar tehlikeli ise, çünkü kırıklıkları ağır olabiliyor, neden hayalini kurmamış olduğumuz bir şeyi olduramıyoruz? Biliyoruz ki, bir isteğimizin ya da hayalimizin gerçekleşmesi onu gerçekten istememizle doğru orantılı ancak bu çok istediğimiz bir şeyin olacağı anlamına da pek gelmiyor.



Tuhaf çelişkilerle çeviriyor hayat etrafımızı. Belki de bu çelişkiler hayatın dinamikleridir, sürdürülebilirlik kaynaklarıdır. Her şeyin tezatıyla var olması gibi; iyi ile kötü, güzel ile çirkin, kadın ile erkek, ahlak ile ahlaksızlık gibi.. Yaşamak için hayalleri kurup gerçekleşmemeleri durumundaki acıyı göze alabiliyoruz. Karadul örümceğinin erkeğinin, çiftleştikten sonra, büyük olasılıkla, öldürüleceğini biliyor olup yine de türünün devamlılığını sürdürmek için dişisiyle çiftleşmesi nasıl da büyük bir çelişkidir! Bir yaşamın oluşması için bir yaşamın yok olmasının gerekliliği.. Ya da çelişki değil midir ki? İkilemde kaldım şu an..

Kırıklığının oluşma ihtimaline rağmen hayal kurup beklentiye girmeye meylimizin en açık ifadesi ölecek olmamızı bilmemize rağmen yaşıyor olmamızdır herhâlde, ne dersiniz?
Özdemir Asaf boşuna dememiş olmalı: "Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun dedi, öleceğini bile bile yaşadığını unutmuştu o an. Bozmadım...." diye..

Sonuç olarak insanlar, güzel hayallerini güzel şeylere ulaşabilmek için kuruyorlar, ulaşamadıklarında da kırıklıklarını yaşıyorlar. Ve sanırım hiçbir kırıklık, ulaşma ihtimali olunan hayalden daha büyük olamıyor. Yoksa durmadan hayal kurar mıydı insanoğlu? Ve galiba bu şartlar altında Özdemir Asaf tekrar konuşmalı:

gelmesen önemli değil,

gelsen önemli olurdu`

gelmemen benim büyük yalnızlığımı doldurdu.


Olmasan önemli değil, olsan önemli olurdu ;)

Şubat 01, 2012

Çocuk İstismarı

Aslında ilk yazımı bir arkadaşımın kurduğu bir cümle çerçevesinde şekillendirmeyi düşünüyordum. Ancak aşağıdaki haberi okuduğumda çocuk istismarı üzerine yazmaya karar verdim.  


Bu konuda anlamlandıramadığım birçok nokta var esasında. Örneğin, yukarıdaki olayın oluşmasını tetikleyen değişkenlerin neler olduğunu irdelemek istiyorum.

Babayı anlamaya çalışmakla başlayacağım. Maddi sıkıntı söz konusu haberden anladığım kadarıyla. Nasıl bir sıkıntı ki bu, kendi yavrusunu gözden çıkarmaya sebep olabiliyor? Ya da bir çaresizlik mi var ortada? Bu olay ne çaresizlik ne de son çare olarak başvurulmuş bir şey olarak değerlendirilebilir diye düşünüyorum.

Peki ya diğer adam?! Dört çocuklu diğer adam! Onu da anlamaya çalışayım diyorum, neresinden tutsam elimde kalıyor anlama çabalarım. Nasıl anlanır ki? Hani insanlar birbirlerini ancak onlarla aynı duruma ya da düşüncelere düştüklerinde tam olarak anlayabilirler ya, o zaman mı anlanabilir? Bilemiyorum doğrusu.. Yani, 12 yaşında bir kız çocuğu söz konusu ve ayrıca hali hazırda var olan dört tane çocuğu olan bir adam. Ben, şimdi bu adamı anlamaya çalışıyorum ama o, var olmasına sebep olduğu çocuklarının çocukluklarını görmezden gelerek bu ufacık kızın en az kendi çocukları kadar çocuk olduğunu anlayamıyor. Bu kadar anlaşılmaz bir şey mi ki bu, kendi çocuklarının birinin başına gelmesi durumunda katil olabilecekken - eminim olur - bu durumu yaşattığının çocukluğunu gözardı edebiliyor ya da yaşattığını elin kızına reva görebiliyor? Biri bana dese ya çocukların ne zaman elin olduğunu? Ya da biz pek yetişkinlerin, pek akıllı büyüklerin empati kurmaktan ne zaman bu derece yoksunlaştığını?

İki zihin arasında kurduğum ortak bağlantı hastalıklı oldukları. Bir hastalıklı beyin tutmuş, bir diğeri pişirmiş..

Unutulmaması gereken nokta şu ki; yetişkinlerin dünyasıyla, çocukların dünyası arasında farklılıklar vardır. Yetişkinler, kendi yaptıklarından sorumludurlar; çocuklara ise yetişkinler sorumluluk verirler, ta ki kendi sorumluluklarını kendileri alana kadar, bir birey olana kadar.

"Kahretsin!" dedirten bir haber bu. Ama çok da gerçek, bildiğimiz bir şey. Son okuduğum kitaplardan birinde de ele alınıyordu, Hakan Günday - Az, okunması gerek diye düşünüyorum. İnsanı acıtıyor böyle şeyler. Olayın her karakterini anlamaya çalışmak, irdelemek gerekiyor. Ama ortada bir de mağdur var ve bu mağdur sadece bir çocuk. Ne yapılması gerektiği konusunda çok net ifadelerim yok. Ancak şunu diyebilirim sanırım; mesele çocuklarsa "el" olup olmaması bir şey ifade etmez. Çocuk çocuktur ve korunması gerekir her türlü istismardan. Çocuğu devlet korur reşit olana kadar. Eğer ki devlet, durumun farkında değilse toplumun yetişkinlerinin devleti haberdar etmesi gerekir. Bir şeyler yapmak, harekete geçmek için yılanın dokunmasını beklememek gerekiyor. Basit bir şekilde söyleyebilirim ki, etrafımızda olanların farkında bir hayat yürütmeliyiz. Bahsettiğim şey ne gözetleme ne de müdahale etme olarak tanımlanabilecek bir şey. Bahsettiğim şey tamamiyle farkındalıkla ilişkili. Farkında olursak farkettirebiliriz.