Ağustos 01, 2012

Senin renklerinle ne derdin var ha?!

Bu yazımın taslağı bir süredir öylece bekliyordu. Sonra Ezgi Başaran'ın aşağıdaki yazısına denk geldim birkaç ay önce:


Daha da sonra Malatya'daki olaylar çıktı karşıma:


Gerçi bunlar sadece güncel ve basından görebildiğimiz örnekler. Daha niceleri vardır kimbilir..
Hep dediğim gibi:

"Tuhaf bir milletiz."

 ve geçenlerde bir blog yazarının (Siminya) Twitter'da hoşgörüyü bu tuhaf millete yaraşır şekildeki tanımlaması gibi:

"Hoşgörü: İnandıklarımıza saygı duyup kendi inancınızı gizli yaşadığınız sürece sizi çok sever, aş ekmek veririz."

Kendi inancına, düşüncene, hareketine saygı duyulmasını beklerken; ona karşı olarak atılmış her adımı ve düşünceyi nasıl oluyor da bir tehlike unsuru olarak görebiliyorsun? Senin inancın saygıyı hak ederken, karşıt ya da farklı olan inanç neden hak edemiyor?

Eyüp Can'ın bugünkü yazısında paylaştığı cümle bu kadar yalın bir şekilde anlatabiliyorken gerçeği, bizlerdeki bu anlayışsızlık nasıl peyda olmuş?

"Ne kadar çok yürek varsa O'nun için çarpan, o kadar çok yol var O'na giden.."

İnsanlık için faydalı düşünen bir aklın bu anlayışsızlığı anlayabilmesi pek mümkün gözükmüyor. Çünkü ortada büyük bir çelişki var; bir kitap ve birbirine zıt yorumlamalar.. Yani Mevlâna, Yunus, Şems,.. bu kadar farklı yorumlayıp insanları kucaklarken, bu anlayışsız ve hoşgörüsüz dindarların(!) hangi kitabı okuduklarını ve hangi kitaba göre insanları dışladıklarını çözemedim ben.. Kimin anladığı doğru? Ya da soruyu şöyle mi sormak gerekiyor: Bir sorun olabilir mi bu kitapta?...

Neyse..

Aynı giyinmeli, aynı şeyleri düşünmeli, aynı kararları almalı, aynı yollarda yürümeli, aynı açıdan bakmalı, aynı ırktan olmalı, aynı dinden de, hatta aynı mezhepten de olmak gerek, aynı renkten olmalı, aynı müziği dinlemeli, aynı kokuyu sevmeli, aynı, aynı, aynı,..

Doğa, deliler gibi çeşitlilik için türlü taklalar atarken biz insanlar neden doğaya karşı ayaklanırız?
Neden farklıyı öcü gibi görürüz?
Farklılıkları neden yok etmeye uğraşırız?
Neden farklılıklardan beslenmeyi denemeyiz?
Neden?
Neden?
Neden?

Bir rengi, olduğu gibi kabul etmek zorluyor galiba insanları.. Yoksa neden içerisine başka bir renk katıp kendileştirmeye çalışsın ki?



Son olarak şunu söylemeden edemeyeceğim; sanırım biz, bu toprakların insanları, ırkçılık ve dincilik gibi iki beter hastalığa tutulmuşuz ve ne yazık ki farklılıkları hoşgörü ile kabul etmedikçe huzuru bulamayacağız..

Bir de aşağıdaki yazıya biraz dikkat kesilmek gerek sanki..


-Hem Oruçlu Hem Sarhoş-

Halil Cibran anlatıyor:"Gençliğimde, bir defasında, dağın öteki tarafında, sessiz koruda yaşayan yaşlı bir ermişi ziyaret ettim. Biz onunla oturmuş, erdemin doğası üzerinde konuşurken, bir haydut, yamacı tırmanarak yorgun argın yanımıza geldi. Ermişin önünde diz çöküp eğildi ve"Ey ermiş," dedi, "kurtulmak, rahatlamak istiyorum. Günahlarımın yükü taşınmaz ağırlıkta."

Ermiş, "Benim günahlarım da öyle," dedi, "Taşıyamayacağım kadar ağır benim sırtımda."
Haydut, "Fakat ben bir hırsızım, bir çapulcu..." dedi.
Ermiş, "Ben de öyleyim, hırsız ve vurguncu" diye cevap verdi.
Haydut, "Fakat ben aynı zamanda bir katilim," dedi, "kurbanlarımın feryatları gitmiyor kulağımdan..."
Ermiş, "Ben de öyleyim" diye cevap verdi, "ben de katilim ve kurbanlarımın feryatlarından kurtulamıyorum bir türlü..."
Haydut bu sefer, "Ama benim işlediğim, o-hoo, daha bir sürü suç türü var" dedi
Ermiş, "Benim de öyle" diye cevapladı. "Benim de işlediğim sayısız suçlar var." Bunun üzerine haydut ayağa kalktı, ermişi süzdü, gözlerinde tuhaf bir ışık vardı ve giderken dağın yamacından hoplaya zıplaya aşağı indi.
Ermişe döndüm ve "Kendinizi niçin işlemediğiniz günahlarla suçlayıp durdunuz?" diye sordum. "Kendiniz de görmüyor musunuz ki bu giden adam artık sizin sözlerinize hiç inanmayacak?"
Ermiş, alçak sesle, "Onun artık bana inanmayacağı doğru" dedi, "Fakat yine de, buraya gelirken neyi bulmak istiyorsa onu buldu. Rahatlamak istiyordu ve rahatladı." diye cevap verdi bana. Aynı anda uzaktan, haydudun tutturduğu şarkıyı işittik. Onun şarkısının yankısıyla vadi o an şenlikle doluvermişti (Halil Cibran, Öncü, s. 30-32[1])."

Bu haydut ile ermişin sohbetini okurken sonucu nereye varacak diye aklınızdan pek çok ihtimal geçmiş olabilir. Benim de öyle oldu ve sonunun nereye varacağı hususunda bir hayli meraklandım. Konuşmaya, "kurtulmak ve rahatlamak istiyorum" diye başlayan bir haydut için ermişin göstereceği nasihat tavrı ve tövbe kapısına yönelmeyi bekleyip durdum ilkin. Ama hayret, ermiş böyle bir yol izlemiyor, kendinden kaçan, kendinden kurtulmak isteyen haydudun kaçışına ve kurtuluşuna geçici bir çare sunuyordu. Tabiri caizse ağrıyı dindiriyor ama tedavi etmiyordu. Bunu da kendisinin ondan daha suçlu, daha kötü biri olduğunu ısrarla vurgulayarak yapıyordu. Bu durumda ermişin sözlerinde mecazlar aramak gerekirdi. Öyle yaptım; günahlarının ağırlığından bahsederken ermiş olmadan evvelki hayatına dair işaretler bulmaya çalıştım, hırsız ve vurguncu olduğunu söylerken dervişlerin kötülük dolu gönüllerini çalarak iyilikle doldurduğunu, nice eşkıya tabiatlı insanları vurgunlar ile kapısına yığdığını falan düşündüm. Katil olduğunu ve kurbanlarının feryatlarını anlattığı sözlerini de nefis denen azgını öldürdüğüne ama öldüremediklerinin kötülükleri elinden feryat eden temiz ruhlara yordum. Gel gelelim yazının sonu, ermişin bütün bu vetirelerden geçmediğini söylüyordu. Evet, masumdu, işlemediği günahları, sırf haydudu rahatlatmak ve aradığını buldurmak için söylemişti. Peki ama ya ermiş doğru söylüyorsa, görünüşüyle yaptığı birbiriyle çelişiyorsa. Eskiden nice eşkıyanın hakikati bulduktan sonra erdiğini ve mürşit olduğunu biliyordum, ama günümüzde de nice mürşit geçinenin aslında haydut nefsini ermiş mertebesinde gösterdiğini göz ardı edemezdim. İşte o anda titredim, eski bir şairin o bercestesini düşündüm:

 "Mey gibi her bir harâmın sekri olsaydı eğer / Ol zaman belli olurdu mest kim huşyâr kim"

Hani diyordu ya; "Haramlar tıpkı içki gibi insanı sarhoş ediyor olsaydı; kimin ayyaş, kimin ayık olduğu o vakit belli olurdu!"

Bilemiyorum, kendinden kurtulmayı samimiyetle isteyen bir haydut mu, yoksa haydutluğa devam eden bir ermiş mi üstündür. O halde herkesin kendisine sorması gereken soru şu: Oruç tutarak, namaz kılarak, Kur'an okuyarak haydut nefsimizden kurtulmak mı istiyoruz, yoksa onun haydutluklarını gizlemek için ermiş cübbesi mi giyiniyoruz? Hem oruçlu, hem sarhoş; öyle mi?!.. 

[1] Değerli şair dostumuz Cahit Koytak, 20. yüzyılın en parlak isimlerinden Halil Cibran'ın külliyatını nefis bir Türkçeyle okuyucuya kazandırdı. Kapı Yayınları arasında çıkan Cibran kitapları modern çağa hitap eden bir hikmetler hazinesi.

İskender Pala
Yorum Gönder